“EDMER Etik Sohbetleri” Cemal Nur Sargut

CEMAL NUR SARGUT Etik Sohbet
.
.

 izlemek için     

.
.

 dinlemek için   

.


.


Cemal Nur Sargut, Bülent Şenver

.
.

.
.

Etik Sohbet CEMAL NUR SARGUT
Bilgi ÜNİVERSİTESİ

Deşifresi


Cemal Nur Sargut (CNS)

Bülent Şenver (BŞ)

BŞ: Etik Değerler Merkezi Derneği’nin düzenlemiş olduğu Bilgi Üniversitesi ile birlikte ve genç öğrencilerimizin enerjilerini de alarak hep birlikte gerçekleştirdiğimiz etik sohbete hoş geldiniz. Etik sohbetimizde çok değerli bir konuğumuz var, Sayın Cemalnur Sargut. Bu değerli konuğumuzun bugünkü paylaşımları her günkünden daha değerli olsun dilekleriyle sohbetimizi açmak istiyorum.

CNS:
 Teşekkür ederim.

BŞ:
 Cemalnur Hanım’ı bulmuşken, “Bana ne soracaksın?” dedi yolda gelirken, dedim ki “En çok sevdiğiniz yemek hangisidir? Size önce onu soracağım.”

CNS:
 Herhalde bana sorulması gereken en son soru. Belki de sorulmaması. Halime bakınca anlaşılıyordur yemek ile alakam olmadığı.  Pek bir şey yemiyorum, her gün aynı şeyleri yediğim için en çok sevdiğim diye bir şey kalmadı.

BŞ:
 O zaman sormak lazım. “Ne yiyorsunuz?”

CNS:
 Yumurta akı, biraz balık ve salata.

BŞ:
 Sağlığınızı buna borçlusunuz.

CNS: 
İnşallah.

BŞ.
 Biz etik sohbet dedik, gençlerimizin bazıları bana soruyorlar, bunu sizin ağzınızdan duymak isteyecekler, etik ne demek?

Ahlak ne demek?

Etik başka bir şey, ahlak başka bir şey midir?

Etik nereden çıktı?

Biz bunu yeni duyduk, acaba bu yabancı bir kelimemidir?

Televizyonlara duyuyoruz, birisi birisinle konuşurken “Bu etik olmadı?” diyor.

Halbuki bizim ahlak diye bir kelimeyi biliriz.

İş ahlakı, iyi ahlaklı olmak gibi. Şimdi çok etik kelimesi kullanılmaya başlandı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz etik ve ahlak?

CNS:
 Çok sevdiğim bir dostum vefat etti yakında İngiliz Müslüman, çok sevilen bir yazardı kendisi, şöyle değerlendirmiş etik ve ahlak kelimelerinin farkını :

“Etik, bütün ülkelerde farklı etik anlayışı vardır. Ülkelerin ahlak anlayışı farklıdır.

Mesela Japonya’da çıplak bir heykel çok ayıp ama İtalya’da çıplak heykel sanat olarak değerlendiriliyor.

Bu tür farklar etiğe dayanır. Ama istem içi bir tek ahlak anlayışı  vardır, o da Hazreti Muhammed’in getirdiği yaşantı biçimi.”

Hatta peygambere “Din nedir?” diye sorduklarında “Güzel ahlak” demiş.

Sağına geçmişler yine güzel ahlak, soluna geçmişler yine güzel ahlak demiş.

Arkasına geçmişler gördün mü kızdıramadın oğlum, güzel ahlak işte demiş. O değişmeyen bir ahlak anlayışıdır.

Ama ben gelene kadar hocamızla sohbet ettik, bizim kelimelere kendimiz mana doldurduğumuzu düşünüyorum.

Etiği ahlak olarak alıyorsak, herkes etik kelimesinde birleşir. Peygamberin etiği deriz o zaman.

Ama ahlakı farklı, etiği farklı algılıyorsak, benim tercihim ahlaktan yana.

BŞ:
 Ben size demiştim ki, “Cemalnur Hanım, her şeye iyi gözlükle mi bakmalıyız?

Her şeyde bir iyilik mi görmeliyiz? Bu dünyada kötülük yok mu?

İnsanlar kötülüğü görmemeli mi?

Görmeyen göz iyiliğin değerini nasıl anlar?

İyiliği ve kötülüğü eşit olarak görmeli miyiz?”

CNS: Çok güzel. Aslında kötülük diye bir şey  bizim bakış açımızdan var.

Allah’ın bakış açısından yok. Hazreti Mevlana şöyle anlatıyor:

“Bir padişah düşünün. Padişah için sadece devletinin idamesi söz konusudur. Bunu yapabilmek içinde orada hırsızı cezalandırır, katili cezalandırır. Ama padişah için bu yapılan tüm hareketler iyi ve güzeldir.

Çünkü toplumun yararınadır.

Ama hırsız için o hareket çok kötüdür, şerdir, hatadır, felakettir.” Öyleyse Allah’ın bakış açısından hayırdan başka hiçbir şey yok.

Ama bizim alttan bakış açımızdan şer, sıkıntı ve bela var. ”

Kötülüğü görmüyor muyuz?

Hayır, görüyoruz.

Çünkü Allah bizi her şeyi görmek üzere programlamıştır.

Ve siz çok doğru bir şeye yorum yaptınız.

Kötüyü görmeyen iyiyi bilemez.

Neden?

Çünkü bütün yaradılış akıl üzerine işliyor.

Akıl da zıtlık üzerine algılayan bir computerdir. İşte burada problem var.

Halbuki Allah sonsuz bir birlik, o zıtlık aklı ile o birliği idrak edemiyoruz.

Ama iyiyi kötüden ayırabilmek için yani farkı idrak  edebilmek için mutlaka kötüyü görmek zorundayız.

Hatta müsaade ederseniz çok hoşuma giden mesnevi de bir hikaye vardır.

Haz. Musa Allah’a sormuş:

Allah’ım bizi yaratıyorsun da, çok da seviyorsun. Niye bu kadar acı veriyorsun? Niye bu kadar sıkıntı veriyorsun”

Allah  Hz. Mevlana’ya göre şöyle cevap vermiş:

“Haddini aştın ya Musa, aştın ama bu sorunun sebebini biliyorum. Millete öğretmek için soruyorsun.

Öyleyse cevaplandırayım. “Ek ya Hazreti Musa.”
Hazreti Musa ekiyor, ektikten sonra bir süre sonra biçmeye başlıyor. Biçmeye başlayınca

Allah soruyor:

“Ne biçiyorsun ya Musa?”

“Siz bana iyiyi kötüden ayırmayı öğrettiniz, şimdi sap ile samanı aynı yere mi koyayım. Tabii ki ayıracağım.”

Allah diyor ki :

“Ben ne yapıyorum ya Musa. Ben sizin sapınızı ve samanınızı ayırıyorum o  sıkıntı ve belalarla.”

Buradan anlaşılıyor ki, kötüyü görmemek değil, kötüyü görüp onu iyiye çevirebilmek yahut kötüden etkilenmeden daimi huzurun içinde olabilmek en doğru harekettir diye düşünüyorum.

Ahlak anlayışında en kolay ahlak anlayışı anlatımı bu.

Bunun sebebi de ancak şöyle olabilir; insan kul için çalışırsa hep kötüyü görür.

Sonuçta kulu memnun etmek söz konusu olmadığı için, galiba kötü ve yanlış vardır.

Ama Allah için çalışırsa o zaman onun önündeki her kötülük onu Allah’a götüren bir fırsat olarak düşünür ki bu harikulade bir şey diye düşünüyorum.

BŞ: Kul için çalışanlar genelde para için çalışıyor değil mi? Allah için çalışmaya başladığınız da maddi değil, manevi olarak zenginleşmeye başlıyorsunuz.

CNS: Yüzde yüz doğru.

Hatta kaybettiğiniz ve verdiğiniz her şey ne kadar büyük kazanç olarak size dönüyor onu fark ediyorsunuz.

Çok amiyane bir hikaye var.

Oğlum ile yürüyoruz , fakültedeki bir arkadaşım da kızı ile bana doğru geliyor çok uzun seneler görmediğim, bana baktı ve dedi ki kızına :

“Ne olmuş bu kadına, ne kadar çirkinleşmiş, ne kadar fena olmuş, toplu bir kızdı bu kadar kötü olabilir mi bir insan?” Sayıyor da sayıyor, oğlum da biraz sinirlendi herhalde annesini koruyacak.

Dedim ki “Ne kadar şanslıyım Kerim, kaybettiğim her değer yerine  Allah ne kadar büyük lütuflarda bulunmuş. Huzur, mutluluk, rahat, kaybedebilme zevki, kaybettiğinden üzülmeme zevki.”

Öyleyse bu dünyada çok değer verdiğimiz şeylerden uzaklaştığımız ölçüde Allah’a karşı çok daha yakınlık, huzur, mutluluk ve hakiki değerleri kazanmak gibi bir zevk oluşturuyor içinizde. Çok güzel bir hayat , tavsiye ederim.

BŞ: Gençler bana bazen soruyor, diyor ki: çok güzel söylüyorsunuz, ben de iyi ahlaklı, iyi bir insan olmak istiyorum. İyi bir insan nasıl olur?

Bana söyler misin?

İyi insan iki gözlü, iki kaşlı, .

İyi insan nasıl olur çok zor bir soru?

Nasıl olur iyi bir insan?

CNS: Kula göre değişir. Bazı kula göre  bana iyi davranırsanız çok iyi insansınızdır, ama Allah’a göre tek bir iyi kavramı vardır o da:

“Dünyadaki herkesle ilişkideyken, aynı anda Allah ile ilişki kurmayı becerebilen insan iyi insandır.”  Çünkü hak için kula muamele etmeye başlar ki, o zaman herkese eşit muamele eder, hoşgörü denen demin tartıştığımız bir kavramı elde eder.

O çok zevkli bir şeydir.

Yine bir hikaye anlatacağım izin verirseniz.

Benim çok sevdim Hazreti Mevlana’dan bir hoşgörü hikayesi var.

O hoşgörünün sultanı.

Sağır adam hasta komşusunu ziyarete gider Meslevi’de.

Der ki:

“Nasılsın?”

Hata çok hastadır. Der ki: “Ölüyorum”

Sağır adam duymaz ki,”Oh oh maşallah” der.

Hasta komşu çok sinirlenir, ama bir şey diyemez misafir.

“Ne yediniz de iyi oldunuz” der sağır.

“Zehir” der adam  iyice sinirlenmiş vaziyette.

“Ne iyi bir ilaçtır” der sağır adam.

Sizi kim iyi etti?” der sağır adam.

Artık hasta iyice köpürmüştür,

“Azrail” der.

“Aaa tanıdığım en iyi doktordur” der. Eve gelir.

Sağır adam çok mesut çünkü vazifesini yaptı, hastayı ziyaret etti.

Ama gel gör ki hasta köpürüyor bu nasıl terbiyesiz diye.

Mevlana diyor ki:

“Niye kızıyorsun? Adam sağır.”

İşte onlara kızmamayı öğrendiğin zaman sen Allah’ın sevdiği kulu olursun.

İşte burada hoşgörü farklılıkları kaldırma metodudur, farklılık oluşturmak değil.

Yaradılmışın  ismini taşıdığı için sevgiyle bakabilmek islamın özelliğidir.

Bu yüzden de tolerans ve hoşgörü farklı iki şeydir.

Batı tolere eder. Tolerans nasıl bir şeydir?

“Ben eğitimliyim, aydınım öyleyse seni tolere edeyim.

Senin yaptığını güzel görmeye çalışayım” der.

Halbuki Müslüman “Yaradılışı  severim yaradandan ötürü” der.

O zaman bir şeyi sevdiğiniz zaman onun parçasını da seversiniz.

Öyle değil mi efendim?

Her şeyi seversiniz.

Hatta sadece insanı değil, bitkiyi, hayvanı, böceği seversiniz.

BŞ:
 Demek ki hoşgörü farklılık değil, farklılıkları ortadan kaldırmak.

CNS:
 Kesinlikle.

BŞ:
 Biraz önce çok güzel bir şey söylediniz, Allah ile ilişki dediniz.

Yaradanla ilişki dediniz.

Gençlerimize biz Allah ile ilişki dediğimizde akıllarına hemen 5 vakit namaz gelmeye başlıyor.

“Benim vaktim yok, derse gireceğiz” demeye başlıyor ve Allah ile ilişki onlara öyle söylenmiş, belki öyle zannediyorlar.

Halbuki  biz onlara nasıl öğretebiliriz ki insan bir bardak su içerken dahi Allah ile ilişki kurabilir.

CNS: Harikulade bir şey, bravo.

Çok teşekkür ederim. Buna biz aşk diyoruz.

Aşk deyince herkes böyle bir aşk kazanabilir ama belki o da bir basamak.

Ama burada kastedilen tanımadığınız bir şeyi sevmezsiniz.

Allah’ı tanımak lazım.

Biz cüzüz tasavvufa göre, o küll.

Her şeyin sahibi.

Cüz küllü idrak etmezse mutlu olamaz.

Çünkü onun parçasıdır.

Parçanın  bütüne doğru çekilişinde ibadetler sadece rol oynarlar ama işin aslında her yerde onu sevmekle sevgili yaşamak lazım.

Yani her yeri Kabe haline getirebilmek.

Her an gözünüzün önünde sevgili ile irtibat kurmak.

Çok sevdiğim yazar dostum Safiye Erol Hanımefendi “Tuvalette bile edepli otururum, sevgilinin beni seyrettiğini düşünerek” diyor.

Öyleyse her nereye baksak ondan başkası olmadığını idrak etmek lazım.

Her yerde Allah var.

Bunu Mevlana’nın yüce hocası Ahmet Gazali aşk ile adlandırıyor.

Üç harften oluşmuştur diyor.

Ayn, şın ve kaf.

Ayn görmek demek.

Demek ki iş Allah’ı görerek başlıyor.

“Allah’ı görmek nasıl mümkün olur?” derseniz Baba Veled harika bir tanım yapmış, Mevlana’nın babası.

Diyor ki: “O kadar yokum, 10 dakika sonramı programlayamıyorum. Hiçbir gücüm olmadığını her an idrak ediyorum. Bütün gücün ona ait olduğunu da biliyorum. İşte yokluğun ile varlığın idrak ediyorum” bundan güzel görmek yoktur.

Bu bakış açısında  şu  moleküllerimizin her zerresinde o sevgilinin adı yavaş yavaş oluşmaya başlıyor.

Geçenlerde bir sanatçı dostum “Ben bugün ilk defa ezanı duydum” dedi. 40 senedir İstanbul’da yaşıyordu, ilk defa ezanı duymuştu.

Demek ki Allah ile arasında bir ilişki başlamış.

O ilişkinin adına görmek diyoruz biz.

Biraz daha ilerlerse ilişki aşka dönüşüyor ve sarhoşluk haline dönüşüyor.

Sarhoşluk da hani yerlere yatarsınız, “Oh ne rahat döşek” dersiniz, Allah aşkı ile sarhoş olanlar için de hadiseler aynı öyle gelmeye başlıyor.

Cüce bir yeğenle büyüdüm ben, 1.10 santim boyunda, akademik mezunuydu, canım benim Allah rahmet eylesin.

Bir gün bir arkadaşımız onun boyunu uzatmak için ameliyat ettirmek istedi, “Parasını ben vereceğim çok üzülüyorum ona çok cici bir kız” dedi.

Ben gittim kendisine söyledim, küçücük ellerini çırptı ve bana şöyle söyledi

: “İyi de ben bu fevki satamam ki” İşte cüceliğin arkasından alay edilen cüceliği bile sevgiliyle irtibat sayabilen insanlar Allah aşkıyla sarhoş olmuş kimselerdir. Mesnevi de bu hali şöyle anlatır:

Leyla kara kuru, benim gibi çirkin bir şeymiş. Mecnun’da çok hoş bir insan.

BŞ:
 Estağfurullah.

CNS:
 Dolayısıyla Mecnun da ona çok aşık, hiç olmazsa görebilmek için öğlenleri babasının yanına çalışmaya girermiş.

Leyla’da yemek dağıtıyor bütün çalışanlara.

Herkese bol bol dağıtır, Mecnun’a sıra gelince kaşığının tersini  çın diye işveli işveli vururmuş.

Mecnun çıldırırmış zevkten. “Hakikaten delisin. Seni sevseydi bol bol yemek koyardı, bir lokma bile koymadı.”derlermiş.

Demiş ki: “Bana da sizin gibi mi davransaydı?” İşte bu hal Allah ile irtibatta en zevkli haldir.

Hadise gelir, başkasına göre çok acı olan hadise ona göre “Bana da sizin gibi mi davransaydı” diyecek kadar  zevk verir.

Bu hadise ancak insanlarda hissedersiniz. Işığını görmek lazım. O zaman sarhoşluk diyoruz.

Ahmed Gazali’ye göre İmam Gazali’nin abisi Kün, Kaf, insan olmak kabiliyeti ancak bu halin sonucunda oluşur.

Hz. Allah’ın Peygamberine Yasin diye seslendiği, Mirac’ın en üst safhası, insan olmak seviyesi.

Her şeyinizi terk edip, yalnız Allah’a odaklandığınız zaman, arada hiçbir şey olmadığı zaman, Yasin ve insan diyor Allah.

İşte o hale gelebilmek, basit anlatırsak ünsiyet kurabilmek, herkesle iyi geçinebilmek, insanlık bu demektir.

Onun için aşksız bir şey olabileceğine inanmıyorum.

BŞ: Cemalnur Sargut bu dünyada en çok neden korkar.

CNS:
 Bir tek şey; gaflet. Eğer bir saniye Allah’ımı hissedemez ve kendi nefsimle kalırsam gerçekten benim için hakiki cehennem odur ve çok korkuyorum ondan.

BŞ:
 Bu gafleti gençlerimiz bilmeyebilir, nedir gaflet?

CNS:
 Gaflet nefse dönmektir.

Nefis nedir derseniz, nefis aslında çok nefis bir şeydir de bunun ilk basamağına Nefs-i emmare  deniliyor. Yani ben, evvela nefis.

Bu Hz. Mevlana hazretleri Mesnevi de “At idrarını yapmış, üzerine de bir saman çöpü koymuş, üzerine de bir sivrisinek oturmuş, var mı benim gibi kaptanı derya diye geziyormuş.” Diye anlatıyor.

Yani bu benlik halinden uzaklaşmadıkça, kendinin  olmayan varlığı dünyanın merkezi addetmedikçe sen Allah’a yakınsın demektir. Ama ben dediğin zaman ayrı bir varlık oluşturdun Allah ve ben.

Orada küfür var. Küfür örtmek demek.

Ben Allah’ın aslında bir ismiyken nefsimi, varlığımı o ismin üzerinde tutarak kendimi ayrı bir varlık olarak gösterdim.

Ve bendeki Allah’ı örttüm, o zaman ben küfür ettim.

Peki ben nasıl bu küfürden kurtulacağım?

Yunus’un dediği gibi “Bu ne  küfürdür  imandan içeri” diyor ya, Yunus Emre.

Ne güzel küfür ki sonunda imandır.

Eğer bu olmayan nefsimin hiçliğini idrak edersem, elimde bir kudreti kuvvet mi var?

Bazı doktorları görüyorsunuz “Ben yeniden yarattım” diyor. “Ben yaparım” diyor.

Bunların hepsinden sıyrılıp sen demeyi becerebilirsek o zaman  emmareden uzaklaşıp hakikaten gafletten Allah’a doğru yüzümüzü uzatmış oluyoruz.

Ondan sonrada başlıyor cennet. Cennet dedikleri birkaç huri değil tabii. Kitaplarda 4 ırmaktan bahsediliyor. Su, süt, şarap ve bal.

Ben o zamanlar sırf suyu içtiğim için, diğerlerini sevmediğim için, cennete gitmesem daha iyi olacak diye düşündüğüm zamanlarda olmuştur.

Fakat sonra bunların iç manalarını öğrendim.

Su tevazu demekmiş, süt Allah ilmi, şarap Allah aşkı, bal tevhid.

Her şey geliyor tevhide dayanıyor.

Tevhid nedir derseniz?

Bakın 5 parmakta birbirinden farklı.

Ancak birbirini kabul edip beğendiği zaman insan güzele erişir.

Tevhid budur.

Allah’ın yarattığını birleyebilmek, farklılıkları sevebilmek, benim gibi olmayana en azından hürmet edebilmek.

O zaman dünya cennete dönüyor gerçekten. Burada cenneti bulamayanın öbür ahret de cenneti bulabileceğine ben acizane inanmıyorum.

BŞ: Gafletten korkuyorsunuz.

CNS:
 Çok korkuyorum. Çünkü Hz. Peygamber buyuruyorlar ya, “Allah’ım her şey iki parmağının arasında .

Ben her an korkarım.” Yani bir tarafımız korku, bir tarafımızda son derece ümit içinde olmalı.

Mevlana “İki kanadın olmazsa uçamazsın” diyor.

Korku var, çünkü ben acizim.

Bu korkuyu öcü korkusu gibi algılamayın, yada korkunç birinden, korku filminden korkmak gibi, ya da şeytandan korkmak gibi.

Çünkü şeytan da ayrı bir varlık değildir.

Bu korku sevgilimi kaybedersem, ya bugün beni beğenmezse, ya hoşlanmazsam korktuğumdan. Öyle bir korku.

BŞ: Belki sizde duymuşsunuzdur, ben bir televizyon programında duydum, başbakanımız dedi ki:

“Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz.”

Dindar gençlik ne demek acaba?

Nasıl bir gençlik bu?

Siz bir dindar gençlik yetiştiriyor olsanız hangi vasıfları olan gençler yetiştirir siniz?

Ne anlasın gençlerimiz dindar gençlik?

CNS: Önce yetiştirme kelimesinden başlayayım isterseniz.

İnsanın birini yetiştirmesi demek, kendini yetiştirmesi demektir.

Kendini yetiştirmeyen insan hiç kimseye faydalı olamaz.

Benim için dindar kelimesi baştan aşağıya güzel ahlak demektir.

Güzel ahlaklı olan bir nesil yetişmesi lazım Türkiye’de.

Çünkü değerlerimizi yavaş yavaş kaybediyoruz.

Din sadece güzel ahlaktır ve insanları  bir araya getiren tek şey güzel ahlaktır.

Güzel halka nedir? Derseniz, deminde bahsettiğimiz gibi biz bir parçayız, o bir bütün.

Cüz ve küll’ün arasında irtibatın olabilmesi için onun hoşlandığı tarzda vasıfları giyinmek zorundayız.

Kendimizi bir otokontrol içine almak zorundayız.

O oto kontrole irade diyoruz.

Allah lütfedip benim nefsimi irade edebilme kabiliyetini bana vermeli.

Aksi takdirde ben esir ve köleyim demektir.

Güzel ahlak nefsin esaretinden kurtulmak, desinlerin kölesi olmaktan kurtulmak, yalnız Allah’a odaklanmak demektir. Hemen bir örnek vereyim bir hikayeyle.

Hz. Hüseyin’den bahsetmek istiyorum, çok büyük bir Sultan. Bir gün çok şık giyinmişler ve bütün Arap emirlerini davet etmişler yemeğe.

Onlara islamı anlatacaklar.

Kölelikte yavaş yavaş kaldırılıyor islamda bir çok şey gibi . Köle gelmiş, elinde kaynar çorba, kölenin ayağı tökezlemiş, kaynar çorba Hz. Hüseyin’in başından aşağıya dökülmüş.

Çayır çayır yanmış. Kendinizi onun yerine koyun ve düşünün.

Köle Müslüman, hemen Kuran’dan bir ayet okumuş.

“Allah kızgınlığını yeneni sever.”

Hz. Hüseyin cayır cayır yanmışken birden gülmüş Kuran’dan  ayeti duyunca.

Köle şımarmış ve ayete devam etmiş:

“Allah affedeni sever.”

Hz. Hüseyin gülerek “Affettim ya köle” demiş.

Köle iyice şımarmış :

“Allah ihsan  edeni sever.” Demiş.

O zaman Hz. Hüseyin “azatsın ya köle” deyince köle oturmuş Hz. Hüseyin’e demiş ki:

“Senin gibi en kızdığı anda öfkesini Allah’ın sözü ile verebilen hür bir insandan uzak olmak nasıl azatlık olabilir?”

Burada tarif edilen hürriyet, nefsin arzu ve isteklerini irade altına almak.

İşte bu ahlakın birinci özelliği.

O zaman kimsenin esiri olmuyorsunuz.

Beni beğensinler hiç umurum değil.

Beğenmesinler gene umurum değil.

Yani ahlakın insana kazandırdığı en güzel şey hürriyettir.

İkincisi ahlak birleşmeyi sağlar.

Bir gün annemle gidiyoruz.

Annemi bir iki hafta önce öbür aleme sırladık.

Ve çok güzel bir insandı, ondan burada bahsetmek çok güzel bir lütuf benim için.

Anneciğim ile gidiyoruz, bir hanımefendi bana sarıldı havaalanında, annem de sordu:

“Dindar mısınız da kızımı seviyorsunuz?”

“Hayır” dedi hanım. Dindar olmayıp, tasavvuf ediyorum zanneden gruplar var,

“Tasavvuf ile mi ilgileniyorsunuz?” dedi. ”

Hayır “dedi hanım.

“Niye kızımı seviyorsunuz o zaman?” dedi.

“Ahlak anlatıyor onun için” dedi.

O zaman bakıyorsunuz ki hakiki din güzel ahlak.

Çünkü birleştiriyor.

Din birleşmek demektir. Bölünmemek, parçalanmamak demektir.

Öyleyse ahlak her ülkeyi, herkesi birleştiren bir özellik.

Bu bakımdan benim için dindar bir ülke, güzel ahlaklı bir ülke demektir. Hür.

BŞ: Gençler sizce bu hayatta yaşarken önemli hatalar yapıyorlar mı? Yapıyorlarsa sizin gözünüzde ne tür hatalar yapıyorlar?

CNS: Ben kendi gençliğim  döneminde çok hatalar yaptım.

Hata yapmanın güzel bir şey olduğuna inanıyorum.

Çünkü insan hata yapmadan doğruyu bulamıyor, mümkün değil.

Kim ne derse desin benim yapımda da kanunlara uymak, emirlere uymak hiç yok.

Ben biraz devrimci bir insanım, bana bir şey söylediği zaman tersini yaparım.

Onun için hata yapmadan doğru ve güzeli bulmak mümkün değil.

Ancak çok büyük hatalar yapıp, depresyonlara girmemek lazım.

Çok büyük hatalar nedir?

Kaldıramayacağımız, yüklenemeyeceğimiz bazı  hatlar da yapabiliyoruz.

Bu hataların en büyüğü ezeli terbiyemizde Allah ile irtibatın kesilmiş olması.

Ahlaki terbiye, aile terbiyesi, o  terbiyede irtibat kesilince insan hata yapmaya çok yakın oluyor.

Ama Allah ile ilişkili bir yerde yetişmiş ise ve size şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, insanlar sonradan bilge edinmezler.

O bilge ezellerinde vardır.

O bilge eğitim ile ortaya çıkar. Manevi eğitim ile ortaya çıkar.

O ezelinde varsa ve aileden de o terbiyeyi almışsa, yaptığı hatalar ne olursa olsun yine gafletten uzak durabiliyor insan.

Geriye dönebiliyor.

Benim için de geriye dönebilmek önemli.

Hata yapmak değil.

BŞ: Cemalnur Sargut için bu hayattaki en büyük zenginlik nedir?

CNS: Sevgilimle beraber olmak herhalde.

Aslında ben çok zenginim, aslına bakarsanız çok fakirim çok cüzi bir memur maaşı ile geçinen bir memurum ben Elhamdülillah.

Şimdi diyeceksiniz ki kitaplar yazıyorsunuz.

Çok şükür hocamın emri ile hiç para kazamadan yazıyorum o kitapları Elhamdülillah.

Benim hiç param yok. Ama çok zenginim.

Çünkü hocam Sami Ayverdi bir gün şöyle demişlerdi: “Biz sadece ekmeğimiz ve katığımız zeytin de olsa, dünyanın en zengin insanlarıyız.

Zira etrafımızda Allah aşkı ile dolu Allah dostları var. Bundan
büyük zenginlik olamaz.”

Bundan anlaşılıyor ki, maddi insanlarda, hırslı insanlardan, benlikçi insanlardan, benim diyenlerden biraz uzak olmak insanı zengin kılıyor.

Hırsla beraber olursanız farkında olmadan o hırs sizi sarıyor

. Benim de olsun diyorsunuz.

Ama ondan uzak olursanız, yalnız bir konuda daha hırslı oluyorsunuz ‘Ben Allah’ı daha çok seveyim” sadece bu konuda.

Bu hal  size bir hiçlik kavramı getiriyor.

Galiba bende en çok merak edilen konulardan biri o.

Hep bahsettiğim konu hiçlik. Anlattığım bir hikaye var, yine anlatayım.

Bir derviş kaymakamın odasına gitmiş, bir işi var.

Çok da kalabalık bir oda. Kaymakam da yok ortalarda.

Tespih çekip boşa vakit geçirmeyeyim demiş.

Kaymakam içeriye girmiş, herkes ayağa kalkmış, bizim derviş görmemiş, onun için kalkmamış.
Çok kızmış kaymakam, ciddi çok kızmış.

“Sen terbiyesiz adam, sen niye ayağa kalkmıyorsun?

“Tanıyamadım efendim, özür dilerim” deyince derviş

” Nasıl tanımazsın ben kaymakamım, belki vali olacağım, belki bakan, belki başbakan, belki de cumhurbaşkanı.

Bizim derviş o kadar şaşkın ki,

“Sonra efendim”

Kaymakam düşünmüş bir ülkede cumhurbaşkanından  sonra ne olunabilinir?

“Sonra, hiç” demiş.

“Derviş demiş ki :”

“İşte ben o hiçim, onun için kalkmadım ayağa”

Öyle bir hiç olmayı becerebilmek lazım ki, o hiçliğin içinde her şey olsun. Burada her şeyden kasıt şudur; tek Allah’a inanan Mısır Firavunu şöyle boş bir duvarı kızına göstermiş, demiş ki.

“Burada ne var?”

Hiçbir şey yok” demiş kız.

“Buraya ne resim yapabilirsin?”

“Boş duvar, her şey yapabilirim” demiş kız.

“Görüyor musun? Her şey o hiçin  içinde gizli işte ” demiş.

Buradan anlaşılıyor ki, eğer siz kendinizi en üstün görmez hatta da herkes benden daha üstün olsun havasına girerseniz, hiç ve her şey oluyorsunuz. Her şey olunca kimse size dokunamıyor.
Kimse sizi esir edemiyor. Kimse sizi etkileyemiyor.

Yunus Emre’nin “Arı, namusu terk etmeyen Allah’ı bulamaz” sözü bu demektir. Yani desinlerin kölesi olmaktan, başkalarına hizmet etmekten vazgeçmeyen Allah’a hizmet edemez. Benim için galiba en önemli nokta bu.

BŞ:
 Gençler bir de yap yapmalardan hoşlanıyorlar. “Hocam neyi yapalım? Neyi yapamayalım?”

Sizi de burada bulmuşken ben şöyle metodik olayım diye, gençler için 3 adet  gençler yapın, 3 adet aman gençler sakın yapmayın desem.

Üç tane yapın hakkınız var, üç tane de sakın gençler yapmayın hakkınız var.

CNS:
 Allah ile irtibatı kesmemek lazım.

Birinci yapılacak şey bu.

Bunu yapabilmek için de Allah ilmi ile mutlaka ilgilenmek lazım.

Üçüncüsü dünyayı dolu dolu yaşarken, dünyadan vazgeçmek yok, dünyayı dolu dolu yaşarken Allah ile irtibat kurabilmek lazım.

Bu şuna benziyor; biz Hıristiyan Aziz’i olmadığımız için , Hıristiyanlar biliyorsunuz dağlara çekiliyorlar, orada eriyorlar, yahut Budistler.

Çok hoş bir hikaye vardır.

Adamın biri dağa gitmiş ermiş. Erince de bir mucize göstermeye başlamış. Sütü ters çevirmiş, asmış, akmıyor. Gelmiş şehre kardeşi de ayakkabıcıymış. Havalı bir şekilde

“Ben erdim” dermiş kardeşine .

Kardeşi de “Maşallah ” demiş.

“Bak sütü astım, akmıyor” demiş.

Kardeşi “Ne güzel, bana yardım eder misiniz biraz?”demiş. “Şu hanımın ayakkabısını sen boya, ben de bunu tamir edeyim” demiş. Hanım da hoş bir hanımmış.

Ayakkabıyı boyarken süt tık tık akmaya başlamış. Kardeşi

“Dağ da ermek  önemli değil, gel bu güzellikleri gör o zaman göreyim seni” demiş.

Bizim üçüncü yapmamız gereken dünyadan kopmadan, dünyayı bir tarafa atmadan, dünya içinde sevgili ile irtibatı becerebilmek. Bunu yaptığınız zaman hakikaten hürriyete ve hakikaten
cennete kavuşmuş oluyorsunuz.

Yapmalar:

Benlik yapma. Kendini beğenme, kendini bir şey sanma.

İkincisi Allah’ın istemediği, sevgilinin hoşlanmadığı şeyle uğraşma. O zaman kendimiz üzülüyoruz sevgiliyi üzdük diye üzülüyoruz.

Üçüncüsü galiba ana babaya hürmette çok dikkat etmek lazım. Bizi bu aleme getirip, onu tanıma zevkini verene hürmet etmek çok önemli.

Ben şanslıyım, hiç tatlı yemem ama bu şansımı çift katlı ekmek kadayıfına benzetiyorum.

Benim annem hem beni dünyaya getirdi, hem de öbür aleme götürdü. Çok şanslı bir evladım. Çünkü anneciğim,  haliyle bana örnek oldu.

Ebeveynler çocuklarına yap yapma demekten çok halleriyle örnek olmayı tercih etmeliler. O zaman insanlar üzerinde etkili olabiliyor diye düşünüyorum.

BŞ:
 Ben hep sizin konuşmalarınızdan gençler için  en önemli çıkarttığım mesaj; Allah ile ilişki çok mühim ama bizim gençlerimiz o kadar pragmatik ve o kadar hap gibi şeyler istiyorlar ki, sanki ağzını açacak, ben içine bir hap vereceğim, bu görevi layıkıyla yapacak.

Nasıl ilişki kuracağım diye ben biraz önce su içerken dedim ama onlar “Ne yapayım hocam, ilişki kurmak için bir köşeye çekilip, gözünü kapayıp, düşünceye mi dalmamı gerekiyor.

Kulhuvallahu ahad mı okumam gerekiyor, hocama gidip onu öpmem mi gerekiyor, ne yapmam lazım?

Bir iki tane bana örnek verinde cumartesi sabahı bunları yapmaya başlayayım” diyor.

CNS: Keşke bunları yaparak ilişki kurabilsek çok kolay olurdu o işler.

Aslına bakarsanız biz ilişki kurmuyoruz, öyle bir gücümüz yok. O bizimle kuruyor.

Cumartesi sabah kalkıyorsunuz, muazzam bir yağmur, hava bozuk, bir yere gideceksiniz, vapurlar işlemiyor, kaldınız.

İlişki başladı.

Zaten o  bizimle kuruyor.

Hemen negatif düşünmeye başladığınız anda hastalığı davet ediyorsunuz.

Her hastalık sizi Allah’tan uzaklaştırır.

Çünkü zihni hastalık yapar, takıntılı hale gelir.

Şimdi orada kalktığınızda “Bir hikmeti var, sevgili bana rahmetiyle erişti çok şükür” bir kere rahmet yağıyor. Hadiseleri güzel görmek  sanatını elde etmek için çaba göstermek lazım.

O zaman her hadisede onu görebilmek, hangi mesajı verdiğini anlamak lazım.

Ben öyle bir öğretmen ile yetiştim ki, hastalandığı zaman ve “Dua etsek de hastalığınız biraz düzelse , çok üzülüyoruz” dediğimiz de “Bana Allah’tan gelen bir misafir , şikayetçi mi olayım?” diyen bir öğretmen ile yetiştim.

O zaman hastalığı misafir olarak görebilecek kadar her yerde onunla irtibatlı.

Bunlar hepimizin her gün yaşadığı şeyler.

Bir kere denerseniz çok güzel olduğuna inanıyorum ben. Şahsen denedim ve kendi tecrübelerimden bahsediyorum tamamen.

Ve dolayısıyla herkes irtibat kurabilir. Çünkü her an Allah ona uzanır.

Bazen güzelliklerle, bazen sıkıntıyla, bazen bela dediğimiz şeyle.

Belanın içindeki güzelliği keşfetmek lazım.

Mesela annem bacak ameliyatı geçirmişti. İki dizine de protez taktılar.

Arkasından çok ağır bir fizik tedavi geçirmeye başladı.

Çok acılı. Doktor geldi “Acı duymuyor musunuz hanımefendi?” “Duyuyorum,  Allah bana tekrardan yürüme şerefini nasip edecek.

Bu acıya dayanamazsam bu şerefe nasıl nail olacağım?” dedi.

Halbuki biz yürümeyi bile çok hakkımız sanıyoruz.

Kaç kişi aklım eriyor, gözüm görüyor şükürler olsun diyor.

Hep şikayet halindeyiz, hep şikayet. Şikayet Allah’tan uzaklaşmak için yegane şey.

Bizim derviş  dostumuz doktora gitmiş.

Doktor Şikayetiniz ne? deyince

“Haşa” demiş.

Doktor şaşkınlıkla bakmış, yanındaki bey demiş ki:

“O derviştir, şikayet etmez. Neren ağrıyor diye sorun” demiş.

Dolayısıyla şikayet kelimesi bile uzaklaşmak için yeterli.

Sonra neyi şikayet edeceğiz? Güzel ahlakın başında önce cömertlik gelir.

Biz cömertliği basit şekli ile vermek zannederiz.

Ben çocuklara ayda bir kez cömertlik üzerine konuşma yaparım, hepimiz gideriz, dolaplarımızı açar, en sevmediğimiz üç elbiseyi çıkarır, verir, cömertliği yaptığımızı zannederiz.

Halbuki bu iş böyle değil, bu iş şöyle.

Hocama birisi gelmiş demiş ki:

“Kayınbiraderim çok çok cimri.”

Hocamın hoşlanmadığı bir şey olduğunda yüzünü  cama çevirirler. Yine çevirmişler, kadın devam etmiş.

“Ama efendim ciddi ciddi”
üçüncüyü de söyleyince demiş ki: ”

Kızım biz cimri değil miyiz?

Kadın: “Yok efendim, sizi biliyorum bütün bu fakirlere yardım ediyorsunuz.”

“O cömertlik değildir. Gerçek cömertlik kötü huyları verebilmektir. Başkalarını rencide eden, başkalarını yıpratan, zorlayan huyları verebilmektir.”

İşte her şeyin iç yüzünde güzel ahlak var, cömertlik var, kötü huyları vermek var.

Mesela Amerika’da bir konferansta bugüne kadar islamı çok iyi savunanlardan bir hanımefendi  sevgili dostum, “Ben bunu hiç bilmiyordum” dedi. Bunu hiç bilmeden nasıl Müslüman olunuyor, anlamadım. Bir hadisi şerif’ten bahsettim ben.

Peygambere soruyorlar:

“Zina yapan Müslüman mıdır?” diye.

Peygamber efendimiz diyor ki:

“Dua ederiz, bir daha yapmaz inşallah.”

“Peki yalan söyleyen Müslüman mıdır?” diyorlar.

“Hayır, Müslüman değildir” diyor.

Biz şimdi zinadan tum tum kaçarken, yalanı çok rahat söylüyoruz.

Bir de üstelik din adamları bile bunun mavi var, kırmızısı var, siyahı var diye kılıflar  hazırlıyoruz. ,

Hayır, yalan söylemek Müslümanlık değildir.

Din o kadar basitin içinde.

Onun için bu güzel ahlakı kazanmazsak bize Müslüman denilmeyecek. Bunu çok iyi anlamak lazım.

BŞ:
 Sayın Cemalnur Sargut, benimle bir oyun oynar mısınız?

CNS:
 Memnuniyetle.

BŞ:
 Gençler hep oyunu seviyor, bizim oyunumuzun adı bu kavram size neyi hatırlatıyor? Olsun. Sayın Cemalnur Sargut, benimle bu kelime size neyi hatırlatıyor? Oyununu oynamaya hazır mısınız?

CNS:
 İnşallah, becerebilirsem.

BŞ:
 Bu kelime size neyi hatırlatıyor? Çıkar çatışması.

CNS:
 Çok sıkıntı.

BŞ:
 Bu kelime size neyi hatırlatıyor? Ayrımcılık.

CNS:
 En feci şey. Daha büyük bir şey düşünemiyorum, çünkü insanı Allah’tan uzaklaştıran
şeydir ayrımcılık.

Peygamber Efendimizin İslam 72, 73 zümredir , 72′si bölünecek. Sadece bölünmeyen tek grup bendendir.

Fırka -ı Nacıye  dediği zümre ayrımcılıktan uzak olan zümredir.

Farklılıkları hoş gören.

Yalnız burada bu demek değildir ki  farklılık olmasın.

Tep tip insan olsun.

Hayır, farklılık olacak. Farklılık güzel.

Mezhep  de olacak, din farkı da olacak, yeter ki onları hoş görmeli. Onlardaki güzellikleri hissedebilmeli, becerebilmeli.

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Kul hakkı yemek.

CNS: İşte bu beni Allah’tan uzaklaştıran en büyük şey.

Çünkü iki şeyi asla affetmem diyor Kuran’da her şeyi affeden Allah. Allah’ım o  kadar affedici ki bir hadisi şerifte “En kırıldığım şey, kendi günahını benim affediciliğimden daha büyük sanandır.” Diyen Allah ” Sadece iki şeyi affetmem. Kul hakkı ve şirk “diyor.

Kul hakkını da belki şöyle affediyor: helalleşirsek.

Ama o küçük çok şey kul hakkına giriyor ki tahmin edemezsiniz.

En büyük kul hakkı dedikodu etmektir.

Şu sohbetin zekatının  dedikodudan uzak durmak olduğuna inanıyorum ben. Çünkü her şeyin bir zekatı vardır.

Onun için Allah bizi kul hakkından korusun.

BŞ:
 Amin. Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Haksız kazanç.

CNS: Üstüne titrememiz gereken bir kazanç anlayışı olmalı. Miliminin hesabını vereceğimiz düşünülürse sevgiliye, haksız olan yerde başkasının hakkını alarak yaptığımız kazancın bize ne kadar zarar vereceğini bilmek lazım.

Benim en sevdiğim ayet, acizane

“Zerre kadar hayır işleyen hayır bulacaktır. Zerre kadar şer işleyen şer bulacaktır.” Ayeti kelimesidir. Bunun dünyanın en  adaletli varlığın Allah olduğuna inandırıyor beni. Öyleyse şer bulmak için hareket etmemek lazım.

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Devletin malı deniz, yemeyen domuz.

NCS:
 Benim çok anlayabildiğim kavramlar olmadığı için net cevaplar veremiyorum.

BŞ:
Bunu hoş görüyor musunuz?

CNS:
 Hayır, nasıl olabilir. Bir dernek ve vakıf üzerine çalışıyoruz, siz de bilirsiniz Kanuni Sultan Süleyman’ın vakıf malının, vakıf ki devletin içinde küçük bir bünye, zerresinde bile hata yapan, paranın yanlış yerden gelmesini sağlayan kişi hesabını çok acı verecektir diyen bir devlet yapısına sahipken biz, şimdi onun daha gelişmiş bir hali olan devletin malına zarar verebilir miyiz? İmkan olmamalı böyle bir şey.

BŞ:
 Bu kavram size neti hatırlatıyor? Sabır.

CNS:
 Çok güzel bir şey de.  Benim için sabır bile bir kademe.

Çünkü sabırda bile biraz zorlama var.

Sabrediyorsunuz, kendinizi biraz zorluyorsunuz.

Halbuki sevgili ile ilişkide pek zorlama olmuyor.

Şöyle bir şey oluyor; ben bir evlat kaybetmiş bir anneyim, Allah bana bunu lütfetti, kızım öldüğünde anacığım “Hadi Cemalnur secde edelim.

Ne kadar şanslısın” dedi annem. İçimde acayip bir acı vardı.

Ama annem şöyle dedi bana “Hazreti Fatma’ya eşlik ediyorsun, farkında mısın?”

O andaki sevgiyi size hiçbir şekilde anlatamam.

Acıyla sevgi karışık bir hal oldu. Bütün gücümle benim acımı anlayabilecek tek güce Allah’a sığındım. Çünkü başkası beni düzeltemezdi.

O anda arada hiç kimse olmuyor.

Hz. Peygamber buyuruyor ya “Şuan seninle aramda bir melek bile yok” öyle oluyor.

Yalnız sığınıyorsunuz ve tenezzül ediyor.

O zaman size sabır vermiyor, o üstün bir şey. Acının zevkini veriyor.

Ben tatlı sevmem ama acı yerim, ağzınız cayır cayır yanar ama yine yersiniz onun gibi bir şey.

BŞ:
 Bu kavram size neti hatırlatıyor? Eşitlik.

CNS:
 Eğer dünyanın koymaya çalıştığı eşitlik anlayışıysa ona inanmıyorum.

Garadu’nin çok güzel bir sözü var. “İki tane balon ver iki çocuğa, iki kardeşe.

Renkleri aynı, şişkinlik aynı, iplerinin bolu aynı.

Bir süre sonra küçük kardeş seninki daha güzel bana ver” dedi.

Dışarıdan getirilen eşitliğe inanmıyorum.

Ama Allah’ın mana olarak getirdiği eşitliğe inanıyorum. Önce kardeşine hizmet et, sonra kendine.

İşte bunun eşitlik olduğuna inanıyorum.

Yaradılışa hizmet etmenin hakka hizmet olduğuna ve onları sevmenin gerçek eşitlik olduğuna inanıyorum.

Ben islamın içerisinde buluyorum eşitliği.

BŞ:
 Bu kavram size neti hatırlatıyor? Şeffaflık.

CNS:
 Samimiyet ve ihlas hatırlatıyor bu kavram bana.

Yaptığın işte samimi olmak. Demin siz namazdan bahsettiniz, benim en sevdiğim ibadettir.

Namaz aşka yolculuk gibi fakat şunu anlatmak isterim;

Adamın biri çok güzel namaz kılıyormuş. Birisi de gelmiş demiş ki:

“Gördün mü harika namaz kılıyor”

Adam bitirmiş namazını selam vermiş.

“Biliyor musunuz hem de oruçluyum” demiş.

Burada bir samimiyet olmuyor tabii, ne Allah’a karşı, ne kula karşı. Dolayısıyla hakka karşı çok sabırlı olmak gerekiyor.

BŞ:
 Bu kavram size neti hatırlatıyor? Hesap vermek.

CNS:
 Allah’a vereceğiz, o da hoş bir şey, insan aşık olduğuna hesap vermekten hoşlanır. Benimle konuşmanın zevki diye düşünür.

BŞ: 
Bu kavram size neti hatırlatıyor? Hesap sormak.

CNS:
 Hiç sormadım. Kendime soruyorum da çevreye öyle bir hakkım olmadığını düşünüyorum.

Ancak insanın her gece kendini bir muhasebeye çekmesi gerektiğine inanıyorum.

Hatta bir büyük mutasavvıf, batılı bir Hıristiyan her gece  yazarmış bugün bu kadar güzellik yaptım, bu kadar yanlış yaptım.

Bir gece bugün hiç yanlış yapmadım demiş.

Sonra uyuyamamış, kalkmış, bugüne kadar yaptığım en yanlış yukarıya yazdığım  cümleydi demiş.

Galiba hesaba kendimizi çekmek çok önemli.

BŞ:
 Ben hep kavramları sordum. Eminim dinleyicilerimiz arasında bir kavram da ben sorayım, bakalım ne diyecek diyenler var.

ÖĞRENCİ:
 Sevgi

BŞ:
Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Sevgi

CNS:
 Sevgi aşktan farklı bir şey.

Aşk tek bir sevgiliye duyulan, hiç tanımayıp elle tutulup, gözle görmediğimiz sonsuza duyulan bir şeydir.

Ama sevgi onun yarattıklarına karşı duyulan histir, çekimdir.

Yani yaradılmışı sevip, yaradana aşık olmak.

Kediyi de seversiniz, köpeği de seversiniz, böceği de seversiniz, hatta benim bir dostum var evine bitki dikerken diğer bitkilerden izin alır, aynı topraktan beslenecek izin verir misiniz der.

O kadar sevmek lazım.

ÖĞRENCİ:
 Gıybet

CNS:
 Korkunç. Doğru bile olsa başkalarının hakkında konuşmak, benim  Kuran-ı Kerim hocam çok güzel bir şey öğretmişti bize, “Başkalarının hayatını tecessüs gerçek zinadır” demişti.

O acaba ne yaptı? birbirlerimize onu anlatmak.

Halbuki başkalarının hatalarını görüp, aslında gördüğüm hatayı bende yapabilirim, çünkü bir şey görebiliyorsam başkasında o bana ait, bildiğim ve tanıdığım bir hatadır.” Diye değerlendirip kendi nefsine dönmek gıybetten uzak tutuyor insanı.

O nedenle doğru bile olsa başkalarının hakkında konuşmamak lazım.

Bu dedikodu insanı o kadar kavrayan bir şey ki, çok çabuk sarıyor.

Ben 20 yıl öğretmenlik yaptım, 20 yıl süresince de hiçbir şey dinlememeye çalıştım.

Bir dedikodu anlatıyorlardı bir kere “Yaa öylemi ?” dedim.

Hepsi birden sende dediysen doğrudur.

BŞ: Dedikodu nedir? Bir gerçeği bir başkasıyla paylaşmak dedikodu sayılır mı?

CNS: Çok güzel şey sordunuz, teşekkür ederim. O paylaştığınız şey, kimin hakkında konuşuyorsak o kişinin başkasına söylenmesini istemeyeceği bir şeyse o zaman konuşulmaz.

BŞ: Ben hemen bu tanımdan sonra bir başka soru daha soruyorum. Diyorum ki: Bir arkadaşım geldi bana dedi ki:

“Hüseyin Benden borç para istiyor.” Ben de biliyorum ki sekiz ay önce ben Hüseyin’e borç para vermiştim, geri vereceğim demişti, fakat sözünü yerine getiremedi.”

Bu gerçeği bu arkadaşımla paylaşmam çünkü zarar görecek, ben gördüm. “Arkadaşım, ben sekiz ay önce vermiştim bana vermedi. İnşallah sana verir” demem bir dedikodu yapmak sayılır mı? Bir başkasını  korumak maksadıyla bir doğruyu paylaşmak.

CNS: Öyle de algılanabilir tabii. Ama önce şey  var ki, birine para veriyorsak borç olarak, onun peşini takip etmeyeceğimiz para verelim.

Ancak onun peşini takip edip, borcu geri almak için hareket edeceksek yüzde 80 bu para gelmeyecektir.

O zaman da karşımızdakine düşman olacağız demektir.

BŞ:Bankacılar bu tanımı duymasınlar.

CNS: Çok haklısınız. O yüzden de gözden çıkardığımız bir parayı vererek onu düşman olmaktan bir kere uzak tutalım.İkincisi tabii ki  birine faydalı olmak için akıl alıyorsak o zaman, bakın o kişi ne oldu o parayı geri ödemediğini siz duymuş oldunuz, onun hakkında da kötü bir düşünceye sahip olabilirsiniz. Bence bu bile dedikoduya girer.

BŞ: O zaman bırakacağız, doğru bilgileri kendileri hata yaparak kendileri öğrensinler. Doğru bilgileri birilerini korumak için dahi paylaşmayacak mıyız?

CNS: Ben anlatamadım. Hayır, birinci sorduğunuza da şöyle cevap vereyim, Hüseyin diye anlatmazsanız dedikodu olmaz.

Birisi bana şöyle yaptı, ben bu durumda ne cevap versem diye sorarsanız o zaman dedikodu yapmadan arkadaşınızla hadiseyi çözmüş olursunuz.

Ama isim verirseniz o zaman dedikoduya girer.

Uyarı ise başka bir şeydir. Uyarıda da çok dikkat etmek lazım.

Biz buna tasavvufta ilmi siyaset diyoruz. Güzellikle anlatabilmek. Hz. Mevlana bunu bir hikaye de şöyle anlatmış:

Bir Kral falcı çağırmış.

Falcı: “Oğlunuz sizi öldürecek efendim” demiş.

“Vurun falcının başını” demiş.

Bir falcı, iki falcı, üç falcı hepsi aynı şeyi söylüyorlar, hepsinin başı gitmiş.

Akıllı bir falcı gelmiş, bakmış, bakmış, “Müjdem var efendim. Siz hiç evlat acısı görmeyeceksiniz.”

İşte görüyor musunuz, söyleme tarzı son derece önemlidir. Konuşma tarzı çok önemlidir.

Kırmadan, üzmeden, çünkü tasavvufta kalp kırmak Kabe’yi bombalamakla aynı şeydir. O kadar kötü bir şeydir.

O yüzden de kırmadan, üzmeden, kimseyi kötülemeden, hatta beni terbiye eden hocam benim yaptığım hatayı kendi yapmış gibi anlatırdı ve benden o kadar etkilenirdim ki anlatamam size.

Onun için bu elimizde olan bir şey, akıl ile ilgili bir şey.

ÖĞRENCİ:
 Kimlik, birlik bütünlük de olabilir.

CNS: Aslında birlik deyince akla tebliğ geliyor. ,İki tane tebliğ vardır.

Bir Allah’ın tebliği, bir yalnız Allah’a aittir. Bir de bizim tebliğimiz, çokluğun tebliği.

Bizim yapmamız ve idrak  etmemiz gereken Peygamberdeki gibi çokluğu birlik halinde idrak edebilmek.

Herkesi hoş görebilmek.

Herkes de sevgilinin bir vasfı olduğunu idrak edebilmek.

Bunu yaptığınız zaman zaten bir den uzaklaşmamış oluyorsunuz.

ÖĞRENCİ:
 Kader.

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Kader.

CNS:
 Asla değişmeyen. Bana şunu soruyorlar:

Ne değiştirebiliriz?

Kaderi değiştirebilir miyiz?

Hadiseleri değiştirebilir miyiz?

Hayır.

Ama bir şeyi değiştirebiliriz, kaderin yaşama biçimini değiştirebiliriz.

Yani aldığımız manevi eğitim ile aynı kaderi zevkli hale getirebiliriz.

O hastalık bazısını felakete götürürken mesela kanser denen kötü bir hastalık var, Allah herkesi korusun ama şimdi grip gibi bir şey oldu o hastalık.

Birisi kanser olduğunu duyunca depresyona girip tımarhaneye gidiyor, teyzem 1961 yılında kanser olduğu zaman göğsünü aldırırken, annemi şöyle karşılamış: “Bak bana Mevlana ne diyor; “Nohut kaynarken sıçrar acıdan , aşçıbaşı başına vurur ve onu iyice suyun içine sokar.

Neden?

Haşlanınca insan onu yer ve nohut insana döner.” İşte bizde hadiselerle haşlandığımız olduğumuz zaman insanlık makamına yükseliriz. “Ben de insan olacağım” demiş teyzem.

ÖĞRENCİ: Mesnevi de çok aynadan bahsediliyor. Ayna sizin içi ne demek?

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Ayna.

CNS:
 Mesnevi de çok güzel bir hikaye vardır. Hep mesneviden anlatıyorum, kusura bakmayın ama çok açıklayıcı diye.

Ortaya bir perde germişler, iki tane duvar vermişler. Padişah büyük bir resim yarışması yapıyor. Mevlana böyle anlatıyor.

Bir tarafa Çinliler inanılmaz güzel bir resim yapmışlar.

Kırmızılar, morlar, yeşiller. Bir tarafa bizim Türkler duvarları şıkır şıkır yontmaya başlamışlar. Hani biz nefsimizi kinden, nefretten, kötülükten yontarız.

En sonunda duvar ayna gibi pırıl pırıl olmuş. Ayna olmuş.

Perde açıldığında burada inanılmaz güzel bir resim, fakat diğer tarafta aksi çok daha güzel, sanki Allah’ın sonsuz güzelliği, ayna gibi olmuş gönüllerden aksedince.

Ayna olmayı becerebilmek burada çok önemli. Kibri, nefreti, kötülükleri içimizden atarak sadece güzelliklerden ayna olabilmek Allah’a.

ÖĞRENCİ: Hastalık bir kader midir?

CNS: Tabii. Her şey kaderimizde yazıldığı için hastalık gelecekse mutlaka vardır. Ancak hastalığı güzel karşılamak, hastalığı kötü karşılamak bizim elimizde.

İman ile alakalı bir şey. Yoksa değiştiremezsiniz. Mesela bana geçenlerde bir mektup geldi.

Kız diyor ki:

“Anneme ne kadar kızgınım. Nişanlandığım adamla evlenmemi engelledi. Hayatımı mahvetti.”
Annesi yapmış zannediyor kız onu.

Halbuki kaderinde o adamla evlilik yok. Görüyoruz ki hadiseler değişmez. Ezelden yoğrulmuş ve yazılmıştır. Ancak yaşama biçimleri değişir.

ÖĞRENCİ: Ruh

BŞ:
 Ruh kavramı size neyi hatırlatıyor?

CNS:
 Kuran-ı Kerim’de “Ruh Allah’ın emrindendir” diye buyuruyor.

Vücudumuzun içinde iki kısım var bir tanesi halk olan kısım , diğeri emr olan kısım.

Halk olan kısım her kelimesini  lügat da incelerseniz bir şeyi değiştirmek demek.

Halk olan kısım Allah’ın kendi varlığından değiştirerek eskiye benzemeyen yeni bir şey yapması. Nefs böyle bir şeydir. Gene Allah’tan var olmuştur ama bozulmuştur.

Ruh ise direk hiç değişmeden, vücudumuzun içinde canlılık demektir.

ÖĞRENCİ: Biraz önce bahsettiğiniz kaderin bir açılımı daha geldi aklıma. Bu hayat planı, alıp geldiğimiz plan  da diyebilir miyiz buna?

CNS:
Tabii. Ezelden babamızdan geçen bütün programımız var.

Fakat annemizin rahminde gelişiyor.

Onun için çocuk doğduğunda babasının adıyla doğar.

Ölürken annesinin adıyla gömülür.

Dolayısıyla her şey ezelde yazılı. Ama onun yaşama zevki bize ait.

BŞ:
 Bizim önümüzdeki haftalarda vize sınav haftaları geliyor, sakın kötü not alıp kader demeyin. İyi çalışın. Allah size akıl vermiş, çalışırsanız sınıfı geçersiniz. Her aldığınız nota kader deyip  benim karşıma gelmeyin.

CNS: Zaten Kuran buna izin vermiyor her şeyden önce.

Benim oğlumun çok hoş bir hikayesi vardır.

Elektronik mühendisi çıkıyor.

Getirdi anneannesine kitabını, “Senin Allah ile aran iyi, işaretle birkaç sayfayı ben oraya çalışayım, nasıl olsa geçerim” dedi.

Annemden şöyle bir cevap geldi: “Birinci sayfadan sonuncu sayfaya kadar çalışmalısın ki ben dua edecek yüzü bulayım Allah’a”

İşte İslam baştan aşağıya çalışmak demektir.

Hatta Mehmet Akif’in çok güzel bir şiiri vardır, “Eğer bu millet çalışmasaydı, Kuran manasını onların üzerinden çekerdi” diye.

Çalışacaksın fakat sonucu için ızdırap çekmeyeceksin.

Kaderin maması bu demektir.

ÖĞRENCİ:
 Teslimiyet.

BŞ: 
Teslimiyet kavramı.

CNS:
 Güzel bir söz var, diyorlar ki: “Şeytanın insana yanaşamadığı tek bir yer vardır, o da secdedeki başı” Malum şeytan secde etmediği için.

Secdenin manası   Allah’ın verdiklerinden memnun olmak demek. Onun da adı teslimiyet.

İlacı içersiniz çok acıdır, ama sonunda sıhhate kavuşursunuz.

Teslimiyet o ilacın acılığına dayanabilmek kabiliyetidir.

ÖĞRENCİ:
 Hürmet ve saygı

CNS: Saygı kelimesi ne kadar güzel bir kelime.

Allah herkesi saymış da yaratmış.

Allah herkesi ve her şeyi sayarak yarattığına göre benim onlara saygı göstermeme gibi bir hakkım olabilir mi?

Öyleyse her yaradılan saygıyı hak ediyor demektir. Ama ne derece de saygı göstereceğim de Allah’ın akla verdiği bir emirdir.

ÖĞRENCİ:
 Adalet

CNS: Adalet, kula karşı değil, Allah’a karşı verdiğin sözde durmak adalettir.

Kula karşı verdiğin sözde duracaksın ki, Allah’a durmuş olacaksın. Şunu demek istiyorum; Allah ile irtibatta Sırat-ı Müstakim olmak adalettir.

O zaman kula da saygı ve sevgi gösterebiliyorsun.

Sevgi demek biraz fazla, hoşgörü gösterebiliyorsun.

Katile sevgi gösteremezsin ama katilin de bir vazifesi olduğunu idrak edebiliyorsun.

ÖĞRENCİ:
 Kıskançlık

CNS:
 Kıskançlık da çok güzel bir şey. Gıptaya dönmesi için mücadele verdiğimiz bir şey.

Eğer kıskançlığımız olmasa tekamülü için gayret göstermeyiz.

Bütün kötü huylar  bize tekamül için bir fırsat gayret , yakalamak fırsatıdır.

Kıskançlık olabilir ama yeter ki ondan dolayı başkasına zarar vermesin.

ÖĞRENCİ:
 Tefani

CNS:
 Husumet hissini kimseye karşı duymamak lazım.

Herkese karşı iyilik beslemek insanı çok rahatlatıyor. Mesela hocamın çok güzel bir hikayesi var.

Adamın bir elini uzatmış çocuğunu dövmek üzere.

Birisi demiş ki “Eyvah çocuğunu dövecek” hocam demiş ki: “Sevecek” “Hayır, efendim  elini indirmek üzere” demiş.

Hocam demiş ki “Ben hiçbir zaman hiçbir şeyi kötüye yormam. Beni rahatlatır.”

Güzel bakmak, güzel görebilmek işin iç yüzü.

ÖĞRENCİ.
 Zaman

CNS:
 Var mı sizce? Bence yok. Önce yok, sonra yok, şuan çok önemli.

Şuan çok önemli  Bütün önceler şuanı hazırlıyor.  Bütün sonralarda şuandan hazırlanıyor.

Dolayısıyla her şey anın  içinde. Dün dündür şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

BŞ:
 Kavram şükür size neyi hatırlatıyor?

CNS:
 Şükür hamd ile farklı iki kavram. Şükür nefsin yaptığı bir şeydir. Güzel hadiselerden dolayı verenden  haberdar olmanın adına şükür denir.

Şükrü verenden, hadiseyi verenden haberdar olmak şükürdür.

Hamd ise iyiye, kötüye, her şeye teşekkür edebilme kabiliyetidir. Allah’a hamd etmeyi  nasip etsin cümlemize inşallah.

BŞ:
 Her sabah güne ne diyerek başlayalım?

CNS:
 Ben çok mutluyum diye kalkarım her sabah. Yüzümde muazzam bir gülümseme ile gerçekten şükrederek kalkarım.

Derim ki “Yarabbi sen nasıl bir Allah’sın” bazen çok şaşırıyorum nasıl bir Allah diye, bizi yaratmış, uyuyoruz ölüyoruz bütün hücrelerimiz ölüyor, her an bizi yeniden üfleyerek yeni bir fırsatla yeniden yaratan bir Allah.

Beni yeni bir sabaha yeniden yarattı, yeni sırlarla, yeni bir ilimle.

Onu öğrendikçe inanılmaz bir zevk duyuyorsunuz. Anlatılır gibi değil. Onun için de ben şükrediyorum.

BŞ:
 Her gün ilk defa kimi öperek güne başlamalı?

CNS:
 Birini bulsam öpeceğim. Galiba bilmiyorum bütün hayatım öpücükler diye düşünüyorum.

Elinde kamçılı bir adam atın üzerinde çekil derken kamçı ile vurmuş hazrete.

O da almış elini öpmüş.  “Yapmayın, hem peygamber torunusunuz hem de koca bir pirsiniz bu kadar da yapmanız hoş değil” demişler.

“Oğlum, onun vazifesi dövmek, benim vazifem öpmek. İkimizde vazifemizi yaptık.”

Ben öpmeyi çok seviyorum ama öpülmeyi çok sevmiyorum.

BŞ:
 Sizi en çok kızdıran insan davranışı nedir?

CNS:
 Memnuniyetsizlik.

O kadar lütufların içinde olmasına rağmen, bazen öğrenciler küçücük bir şeyi büyüterek problem yaratıyorlar, gerçekten üzülüyorum.

Kızmak değil de çok üzülüyorum. Şükretmeyi bilemiyoruz, ak şükrediyoruz.

BŞ:
 Etik Değerler Merkezi Derneği Başkanı, Bülent Şenver’e gençlerin etik anlayışı bilincinin oluşturulması ve zenginleştirilmesi için ne yapması gerektiği konusunda birkaç yol gösterme, birkaç yol gösterir misiniz?

CNS:
 Estağfurullah siz mutlaka benden daha iyi bilirsiniz. .

Benim  çok güzel bir tecrübem var, ben 7 sene kimya öğretmenliği yaptım, ilk başladığım sene içki ve sigara  aleyhine  bir konferans verdim, kimya ile çok yakın olması nedeni ile.

Harika bir konferans verdim ama ben sigara içiyordum o sırada.

Ben öyle bir konferans verdiğimden emindim ki, bir daha kimse sigara içmez diyordum.

Öğrencilerden biri parmak kaldırdı “Sizi gördüm öğretmenler odasında sigara içiyordunuz” dedi.

O zaman bir tek şeye inandım, eğer bir şey öğreteceksek, öğretmeye çalışacaksak önce kendimize öğretmeliyiz.

Kendimiz yaptığımız şeyleri başkasına yapma diye anlatamayız. Hiç tesir etmiyor.

Öyleyse ahlak öğretmenin, ahlak anlatmanın birinci yolu ahlaklı olmaktır. İkinci yolu ilim içinde olmaktır.

Mevlana bunu şöyle anlatıyor

: “İlkokul öğretmeni gibi ol.” Bir öğrencinin yazsısı çok çirkindir ama “Harika yazıyorsun, yalnız bu kadar güzel yazıda A harfini biraz daha yuvarlasan şaheser olacak” Çocuk eve gelir annesine  der ki:

“Anne ben harika yazıyorum, A’yı da düzeltirsem şaheser olacağım” Ertesi gün de b, ertesi günde c, her şey yavaş yavaş düzeliyor. Ama ilk gün “Sen hiçbir şeyi beceremiyorsun”" dersen çocuk o duygu ile okula devam etmek istemiyor.” Der Mevlana. Galiba bu iki şey çok önemli.

BŞ:Etik Değerler Merkezi Derneği olarak bir araştırma yaptırdık ve bu araştırma “Gençlerin gözü ile etik” bir araştırma.

Gençler etik konusunda ne düşünüyorlar? Ne anlıyorlar? Etikten ne bekliyorlar? Gibi .

Birkaç istatistik paylaşayım.

Bu anketi yapan şirket kendine çok güvenen ve yüzde 99 doğruluk payı var diyor. Eğer öyle bir doğruluk payı varsa, birinci soru “Sizce etik nedir?” ve seçenekler verdik. Ahlak mı? Erdem mi? Diye, altına bir tane de “Fikrim yok” yazdık.

Her üç gençten birisi fikrim yok işaretledi, doğru olmayan kavramları işaretleyenlerle topladığımızda yüzde 45 çıktı. Bu 18 yaş ile 24 yaş arasındaki kişilerin etik ile ilgili algılaması.

Sonra dedik ki “Etik dışı davranmaktan çekinir misiniz?”  Ben bekliyordum ki yüzde 90′nı çekinirim diyecek. Çekinmem diyen bir de bazen diyen, ben bazeni de çekinememe ilave ettim. Yüzde 58 çıktı. Etik dışı davranmaktan çekinmeyen. 18-24 yaş, bütün Türkiye. Her türlü eğitim seviyesini ele alan bir araştırma.

“Peki siz çekinmiyorsunuz da, başkası etik dışı davranırsa tepki verir misiniz?” yüzde 55′i vermem diyor. Vermem ve bazenlerin toplamı. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” böyle düşünüyor gençlik.

Bundan sonra Türkiye’de ki kurumların isimlerini yazalım, kurumlarımız var ya anlı, şanlı kurumlar. “Bu kurumların isimlerinin yanına 10 üzerinden etik notu verin” dedik. Algılamaya göre, nasıl algılıyorsunuz, bunlar Üniversite, kamu kurumları, Türk silahlı kuvvetleri gibi. 10 üzerinden notla Türkiye’deki gençlerin gözüyle bu kurumlar geçerli not alamadı. En yüksek alan kurum 4.7 aldı. 10 üzerinden 4.7 o kurumda üniversitelere verdiler. Demek ki gençlerimiz kurumlarımıza güvenmiyor, etik konusunda kurumlarımıza geçer not vermiyor.

“Türk toplumunun etik notu nedir?” dedik. Kolay olsun diye 5 üzerinden Türk toplumuna etik notu verin dedik . 2. 6 çıktı. 2.5 ortalama biraz ortalamadan 0.1 ile geçiyorlar.

Burada ortaya çıkan şey, gençliğimiz bu konularda yeteri kadar bilgi sahibi değil. Etik dışı davranmaktan çekinmiyor, korkmuyor. Başkası etik dışı davrandığı zaman “Burası Türkiye, burada her şey olur” “Aman kızım bulaşma “Aman oğlum bulaşma sen önüne bak, evine git, okuldan gel” yapıyor. Hiçbir kurumumuzu doğru düzgün etik bulmuyor.

Gelecekten de ümitsiz çünkü bir de şöyle bir soru sorduk: “Gelecekte bu düzelecek mi?” diye sorduk. “Gelecekte bu etik işi düzelecek mi?” “Hayır, düzelmeyecek” “Bugünkü kötülükte kalacak” diyenleri topladığımızda yüzde 78 çıkıyor. Gençler bu konuda da gelecekten ümitsiz, umutsuz.

İşte biz EDMER olarak, Etik Değerler Merkezi Derneği olarak diyoruz ki “Nasıl bu gençlere biz yeniden motivasyon veririz, yeniden şevk veririz? Etik konusundaki onların gelecek beklentilerini yükseltebiliriz?”

Rol modelleri bulalım, gençlerin önüne çıkarabileceğimiz, gençler bana sorduğunda “Hangi şirketi etik diye gösterebiliyorsunuz?”

“Hangi kişiyi etik diye gösterebiliyorsunuz?”

Bir tanesi aklıma geliyor, tam onu söylemek üzereyim 2001′de yaptığı bir halt aklıma geliyor, onu söylemeyeyim diyorum.

Öteki aklıma geliyor derginin birinde çıkan bir haberi aklıma geliyor. Etiğe önem veren kişileri ve gençliği ön plana çıkararak onlara rol modeli olacak şeyler anlatabiliyor olmamız lazım.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz sonuçları?

CNS:
 Benim bütün ümidim ve ölmeden önce yapmak istediğim bir şey var; Burada ne kadar haklı olduğumu anladım, siz bunları anlatırken. İnşallah bir tasavvuf üniversitesi kurmak ve tamamen eğitim ve Allah aşkı ile olacağını iman ediyorum. Bütün mesleklerde tasavvufun ön planda olması ve anlaşılması gerektiğine inanıyorum.

Eğitim, eğitim , eğitim diyorlar ben gerçekten inanıyorum eğitimsiz bir şey olmaz ama eğitim dışarıdan öğretilen bir şey değildir.

Yaşanarak gösterilen bir şeydir. Belki çocuklar kavramları tam oturtamamış da olabilirler.

Ben sevgililer gününde 120 yaşındaki bir dede gördüm, sordular.

“Eşinizle hiç kavga yaptınız mı?”

“Allah’ın bana gönderdiği bir emanete ben iç kötü muamele yapabilir miyim?” dedi. Bu adama da belki etik değeler deseniz bir şey diyemeyecek. Ama kendisi etik yani. Dolayısıyla insanlara etiğin ne olduğunu anlatılması lazım.

Bir şeye çok katılıyorum çocukların söylediği ; dışarıdan getirilen zorlama kanunlarla insanlar değişmez.

Bunu ister dinde getirin, ister madde de getirin, ancak sevgili ile irtibat haline gelirse kişi, sevgiliyi üzmemek için insan onu kanun haline getiriyor.

O bakımdan Allah aşın mutlaka göstermek ve anlatmak.

Başka türlü hiçbir şekilde düzelemeyeceğimizi anlamak ve anlatmak lazım.

Dışarıda yaptığım bütün çalışmalar da şunu gördüm; İslam tasavvuf halinde.

ÖĞRENCİ:
 Selam kavramını sorabilir miyim?

BŞ:
 Selam kavramı size neyi hatırlatıyor?

CNS: Selamun kavlen min Rabbir Rahim. Allah’ın selamı her an üzerinizdedir.

Peygamber en güzel selamdır.

Bu etik ile ilgili söylenen sözler bize Allah’ın selamıdır.

“Biraz kendinize gelin, daha çok çalışın.” Diyor.

Her sözden o selamı algıladığınız zaman her yerde Allah için bir mücadele başlatıyorsunuz.

Ben 60 yaşımdayım, 60 senedir çalışıyorum, inşallah Allah bana güç, kuvvet verirse ölene kadar, son nefesime kadar Allah için çalışmak istiyorum.

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor da son iki kelimeyi de ben söyleyeyim. Aşk.

CNS.
 Her şey. Yaradılış sebebimiz, inşallah da gidiş sebebimiz.

BŞ:
 Bu kavram size neyi hatırlatıyor? Cemalnur Sargut.

CNS: İnsan olma gayreti içinde olan bir hizmetçi.

Annem bize hep öyle söyledi.

“İki çocuğumu da bu alemdeki insanlara hizmetçi olarak doğurdum” dedi.

İnşallah mütevazi olmayı öğrenebiliriz.

Çünkü biz mütevazi olmayı iki kardeş iki büklüm olmada sandık, ikimiz de kambur olduk.

Halbuki tevazu her tür muameleyi güzel karşılayabilme kabiliyetidir.

Bu alem hiçlik, yokluk içinde her şeyi bulma alemidir.

Ben bir hizmetçiyim, hizmetçi olarak da gitmek istiyorum.

BŞ:
 Alkışlıyoruz. Bu güzel sohbetimizi tamamlamadan son iki sorum var.

Bir tanesi huzur ile ilgili. Bilgi Üniversitesi öğrencileri huzur içinde yaşayabilmek için neler yapsınlar?

CNS:
 Huzur, Allah’ın huzurunda olmak demektir. İrtibat tam olunca herkes huzur içinde  olur. İrtibatsızlıktan huzursuzluk başlıyor.

BŞ:
 Allah’la irtibat kursunlar. Bir türlü onu anlatamadık. Beni yarın öğrenciler sıkıştıracaklar .

CNS:
 Ben de onu  anlatmaya çalışıyorum. Yarın sınıf sizi sıkıştırdığında  Allah diyorsunuz ve irtibata geçiyorsunuz..

BŞ:
 Son olarak mutluluğun tanımını yapar mısınız?

CNS:
  Ben. Görüyorsunuz iman, inanç , ahlaklı olmak gayreti ve halka hizmet. Mutluluk bunlarla sağlanıyor. Kendinize hizmet asla ve asla mutluluk getirmiyor.

BŞ:
 Sayın Cemalnur Sargut bizlerle tecrübelerini, birikimlerini ve zenginliklerini paylaştı. Türkiye Etik Değerler Merkezi Derneği’nin etik sohbeti sona erdi.

Etik olalım, etik davranalım.

Hoşçakalın.

.


.


.

.

.

.

.


Cemal Nur Sargut

.

.

.

.

.

.

.

.


.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.


Cemal Nur Sargut

.


.

.

.

.


.

.

.


.
.

.

.

.

.

Leave a Reply

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

© Copyright - EDMER